Kördüğüm

Bir gemi bekliyorum, limandayım. Gitti gelmez bir gemi, yolcusu çok olur dedilerdi. Gemi yok ortalıkta! sinirlendim, olmaz olsun dedim. Bekledim ama yine de. Fakat bana bekleme dediler. “Çok bekleyen oldu ama hepsi gitti.” Ne olmasa, gelmese de beklerim dedim. Bundan gayrı ne işim vardı? Poğaça yapmıştım… sardım, koydum hasır sepetime. Sıcaktı, soğudu. Gelen geçen herkesle selam sabah oldum. Bekledim. Beklerken; martılara simit ufalttım, birkaç volta attım, mahkumlara taş çıkarttım. Akşam oldu biraz üşüdüm, üşüttüm de. Olsun dedim. Radyolardan çalan şarkılar okşadı hüznümü, sırtımı sıvazladı nağmeler. Yalnız ne çetin inatmış bununkisi, gelmedi hala! O çetinse benimki de kördüğüm. Beklemekten usanmadım lakin, beklerken gözlerini unuturum diye yüreğim hopladı kaç kez. Unutmadım ama bambaşka bir hüzün çöktü yüreğime, ya hiç gelmezse? Seni de getirmezse…

o zaman geçti, gelmedi gemiler. Sükunet kapladı içimi, derin. Oturdum, kart kaldım. Farketmeden geçti yıllar. Bir gemi yanaştı yamacıma. Seni sordum ilk, yok dedi yalan dedim. Gitti dedi. Uzun zaman olmuş. Uzun zaman olmuşsun benden gideli de, seni bekleyeli de olmuş epeyce. Gözlerim halkalanmış. Gel dedi kaptan, bekleme…

Fasl-ı bahar

‍‍‍‍Fasl-ı bahar Nakl-i mekan etti.
Yoktur ma’retim sevmekten gayrı…
Matuhane ve Avare bi-rahe üstüne
Kabbe yağar gök kubbeden.

Bahar çiçeği

‍‍Bahar sabahı gibiydi dünyaya gelişin.
Bilmezdim, kısaymış ömrü bahar çiçeklerinin.
koptun düştün toprağa aceleyle.

Yapraklar dökülmeden önce uyan.
Açmadan çiçekler, dön…

Ellerini sıkıca tutsaydım da gider miydin ?
Yüreğim bu desem
Tutupta eker miydin ruhuna ?

Kaç bahar geçti bilmiyorum.
Büktü bellerini Yaş ağaçlar,
Devrildi, yıllanmış koca çınarlar
Kaldı gölgesiz, kuru topraklar.

Yüreğimde yangınlı sonbaharlar var.
Kaç yaprak düştü saymayı bıraktım.
Ama Düşen yaprakların hepsini tuttum,
Eteğime topladım.
Tuttum ki; sonbahar değmesin yüreğine, üşütme…

Yarım kalan, eksik baharlarım.
Kırdım dallarını,
çiçek açamasınlar diye ağaçlarım.
Kırdım ki;
Hüzünlü baharların kokusu sinmesin toprağına.

Uzun zamandır dinleniyorsun.
Yağmurlar yağdı.
Beyazlar örttü üzerimi usulca.
Eridi buzlar,
Güneş kavurdu yüreğimi,
Küstü bana bütün ağaçlar.

Fakat, Giden o gemiler dönmedi.
Yüreğimde yangınlar dinmedi.
Bekledim; taş oldu, soğudu bedenim
Fırtınalar yıktı savurdu her bir zerremi.

Ama kısa olurmuş bahar çiçeklerinin gösterileri.
Koptun düştün toprağa usulca.
Tuttum seni gökyüzüne yakıştırdım.
Bütün baharlardan ve
Toprağını süsleyen
Her şeyden nefret ettim.

‘Gökyüzünde parlayan en parlak yıldızım ve aynı zamanda güzel kokulu bahar çiçeğime ithafen. Işıklar içinde uyu.

Loş

Kalabalık zihnin, yorgun düşleriydi yaşamı. Elleri boş, kadehleri dolu eski zamanların. Çeperi takılmış ipek bir örtüye, günler var çıplak! çaresiz çaresiz. Bitap düşmüş gibiydi yorgun yüzündeki çizgileri. Kırık dökük boş bir kutu, mermi kovanları. Dur! dedi düzelt paçalarını dedi, düzelt! Sarkıyordu sözleri. Koşturuyordu küçük bir odada, upuzun leş kokulu yolları. Kaç dedi, değişimini saklamadı. Başı döndü al dedi al! Sanki kemiklerini ayırıyorlardı, etlerinden ah dedi ah! Gökyüzü gibiydi gülen yüzü. Beni bırak dedi, bırak yağayım omuzlarından bir yağmur gibi aşağıya! Bilinçsiz ruhu sıkışmış loş sokakların arasında. Yollar uzuyordu yürürken, uzuyordu ne kadar yürürse o kadar! Bitmez dedi. Ellerimi; bir parça çürümüş ve kokan ruhu tutuyordu zihnimde, buğulu banyo aynası gibi buğulu yüzü vardı… Neler olduğunu sordu, kestirip attım. Atılmaz dedi. Atılmazdı gerçekler, çöp kutusuna bir konserve fasulye gibi çıkardı kokusu çıkardı! Zihnimin derininde çalan dandik melodili müzik kadar sahteydi burası. Anlaması uzun sürmedi. Uyan dedi uyan! Aç gözlerini… karanlık dedi, o söyledi ! Eminim ! Ah dedi vah, Eyvah! Sonra döndü arkasını gitti. Ama…

Canavar

‍‍Titriyor, Soluyor ve kopuyor bir çınar yaprağı misali.
Gözbebeklerinden kaybolan ışığın diri izleri kalıyor yalnızca.
Sokak tabelaları gibi eski isimler, yalnızca isimden ibaret olan.
Unutulan bir dere kenarında, dalgalarla uzaklaşan eşyası birilerinin.
Yumurta akına karışan, sarısı gibi karışıyor toprağa bedenler.
Anahtarları kayıp, Hatıraları yitik, zihinlerde bir gölge kadar silik.
Kayıp Şarkıların belirsiz tınıları
Aldatılmış gerçeklerin yok oluşları kadar çıplak.
Yetim çocukların çamurlu ellerinde, yaralı dizlerinde soluksuz baharlar kadar belirgin.
Yüreklerde dolmayan, kesik veya paramparça boşlukları insanın.
Yitik, varoluşları kayıp veyahut eksik…
Yarına dönüşen canavar.

Yük

‍‍‍Dolunay vardı, o da dolunay gibiydi.
Rüzgarın sesi ve gecenin karanlığı içinde, yalnızdı.
Etrafı kalabalık olsaydı bile, yıllardır yüreği ıssızdı. kışlar baharlara, baharlar yazlara, yazlar sonbaharlara dönüşürken de hep tek başınaydı. Düştüğü zaman ona uzanan dallar, her zaman çürük çıkmıştı.
Kimse yanıltmamıştı onu, bocalamasına değil, düşüp bir daha kalkmamasınaydı çabaları.
Bunu yüreğinde hissetmeyen kimse, ne demek istediğini anlayamazdı.
Abartıyor diyenler de yok değildi.
ama kimse umrunda değildi. O kadar yorgundu ki; bedeni, yüreği…
Çırılçıplak ruhu, üşümüştü.
Tek başına kaldırabileceği her şey zaten sırtındaydı, daha fazlası için mecali yoktu.
Kaldırmak istemedi artık, ama ezilmek de istemedi. Yükünü bıraktı yavaşça ve üzerine tırmanmaya başladı.

Ölü balık pazarı

‍Çekilmiş kahve kokulu sokaklardan geçmiş gençliği, Somon ekmeğinin sıcağı yakmış ellerini.
Huzursuz kalabalıkta kaybetmiş bütün anılarını.
Sıcak bir sevgide değil,
Tenha cadde aralarında rastlamış masumiyeti yitik çocuklara.
Yakınındaymış deniz, ölü balık pazarlarının.
Sevgi vadeden, yüksek mezar taşları dikmişler harabeler üzerine.
Büyük bir tezata gebeymiş, ağlarla örülü Gaia’nın içindeki umutsuzluk.
Tanrılarına değil, kılavuzlarına yapışmış ademlermiş gürültünün tek sebebi.
Kör gözler tarif etmiş; olmayan yolları, olmaya çalışanlara.
Düştükçe yağmur damlaları,
Kan kokulu toprakları ortaya çıkarmışlar.
Rüzgarın müziği, israfilin düdüğü olmuş. Mezarlıklara dönüşüvermiş, cennetin bahçeleri.
Kimse uyanamamış bu kabustan.